• Akademik

    Sesli Okuma

    Özellikle ilkokul çağındaki çocukların okuduğunu anlama becerisinin ve fonolojik farkındalığın gelişimi için zaman zaman sesli okuma yapmaları gerekir. Bu gelişimi sağlayan en temel şey okuma esnasında çocuğun kendi sesini duyması yani “sesli okuma” yapmasıdır. 

    Kendi sesini duyan çocuk: 

    1. Okurken yaptığı hataları daha kolay fark eder.
    2. Okuma hızı ve akıcılığı ile ilgili öz denetim sağlayabilir.
    3. Okumada hızlanır.
    4. Kelime dağarcığını zenginleştirir.
    5. “Vurgu ve tonlamaya dikkat ederek okuma”konusunda kendisini geliştirebilir.
    6. Okuduğu metni aynı zamanda duyduğu için anlama becerisini olumlu yönde destekler.
    7. Dil (telaffuz) becerisinin gelişimini destekler. 

    İlkokul 1. ve 2. sınıfta çocukların birçoğu “okuduğunu anlama” becerisinin gelişiminde ve etkin bir okuma gerçekleştirebilme konusunda zorlanırlar. Bunun en büyük nedeni, okuma-yazma öğrenimi sırasında, okumanın ilk aşamada “mekanik” bir şekilde gerçekleşmesidir. Bkz. Mekanik Okuma

    Çocuk, çoğunlukla sembolleri seslendirir ve “anlama çabası” yalnızca akıcı bir şekilde okuyabilecek aşmaya geldiğinde gerçekten başlar. O nedenle 2. ve hatta 3. sınıf velilerimin bir kısmından şu sözleri duyarım. 

    -Hocam, okuyor ama anlamıyor. Özellikle matematik problemlerini çözerken anlamakta zorlanıyor. Anlasa çözecek…

    Derslerin en temeli “Türkçe”dir.

    Eğer birey okuduğunu anlamıyorsa becerilerini somut bir şekilde göstermekte zorlanır.

    Çocuklarımızın okuduğu metinleri anlamaları için ebeveynlere önerdiklerimizden birisi de çocukların “sesli okuma” yapmalarıdır. Okudukları metin üzerine sohbet etmeleri ve fikir alışverişinde bulunmalarıdır. Böylece okuma-anlama becerisi ile ilgili çocuk, büyük bir yol katetmiş olur. 

    Derya AMAÇ

  • Akademik

    Fonolojik Farkındalık


    Çocuklarda, işitsel dikkat becerisi ile paralel olarak süreç içinde gelişim göstermesi beklenen bir beceridir. Birey duyduğu sesleri, sözcükten bağımsız olarak ayırt edebilir ve hecelerine ayırabilir. Bu farkındalık bilinçli bir konuşma, okuma ve anlamayı da beraberinde getirir. 

    Okuma-yazmayı söken her çocuğun maalesef “Fonolojik (sesbilgisel) farkındalığı vardır.” diyemeyiz.

    Bunu diyebilmek için çocuğun sözcükleri:

    1. Meydana getiren sesleri duyduğu sırada ayrıştırabilmesi
    2. Doğru telaffuz edebilmesi
    3. Hecelerine doğru bir şekilde ayırabilmesi
    4. Her bir sesi ifade ederek kodlayabilmesi (k-a-l-e-m) gerekmektedir.

    Okuma-yazma öğretimi sırasında henüz bu farkındalığı tam kazanmamış olan çocuklar, bazı sözcükleri ezbere okumaya çalışabilir ya da anlamlı bir okumaya henüz geçmemiş olabilir. Bu 

    Her konuda olduğu gibi bu konuda da çocukların doğru bir yönlendirme ve zamana ihtiyaçları vardır. 

    • Uyak ve ses tekrarı içeren şiirler, maniler, tekerlemeler okumak/dinlemek faydalı olacaktır.
    • Görseli ya da videosu verilmeyen ortam ya da canlı sesleri dinletilerek, çocuktan bu seslerin nereye ya da neye ait olduğunu bilmesi istenebilir. (Örn; şelale sesi, kafedeki ortam sesi ya da hayvan sesleri…)
    • Okuma-yazma öğretimi esnasında, ses ve heceler birleştirilerek ilerlenmeli ve aşama aşama gerçekleşmelidir. 
    • Ezbere okuma yapmaya çalışan çocuklarda; kelimenin tamamı yerine, sırasıyla heceler açılarak okuma çalışması yaptırılmalıdır.
    • Nesnelerin adları söylendikten sonra baştaki, sondaki, ortadaki (sesler) harfler çocuğa sorulabilir. 
    • Kelimelerin seslendirilmesinden sonra, ilk ya da son heceleri çocuğa sorulabilir. 

    Çocuğumuzun konuşmayı öğrendiği ilk yıllarda:

    1. Onunla bebek konuşması yapmamak (Ya şen ne kaday tatlışınnnn vb.)
    2. Eylemleri doğru sözcükleri ile ifade etmek (bıcı bıcı yerine duş almak, atta yerine dışarı çıkmak…) çok önemlidir. 

    Okul öncesi dönemde (0-6 yaş) çocukların birçoğu, bazı sözcükleri telaffuz etmekte zorlanabilir. Bu durum normaldir. 

    Çocuğu baskılamadan sözcüklerin doğru ifade edilişini göstermek yeterli olacaktır. 

    Fakat ilerleyen süreçlerde bu durum iyileşme göstermeden devam ediyorsa ve çocuk konuşurken hala bebek konuşması yapıyor ya da akranları veya yetişkinler söylediklerini anlamakta zorlanıyorsa bir uzmana danışmakta fayda vardır.

    Sevgiler

    Derya AMAÇ

  • Akademik

    Elektronik Göbek Bağı

    Geçenlerde çocukların aileleri ile olan bağ kurma şekilleri ile ilgili okuduğum bir makalede, dikkatimi oldukça çeken bir tanımlama oldu bu başlık. 

    Nedir bu “elektronik göbek bağı”?

    Malum çağımızda her konuda birçok işimizi kolaylaştırmak için teknolojiden faydalanıyoruz. Hatta öyle ki sosyal anlamda kurduğumuz iletişimlerin çoğu artık teknolojik araçlar üzerinden. Bazen de çocuğumuzun güvenliği için kullandığımız bazı araçlar var. 

    Doğduğu andan itibaren evde, okulda ya da bizden uzakta olduğu zamanlarda güvende olduğundan emin olmak için kullandığımız; ev içi kameralar, akıllı saatler, telefonlar vb…

    Anne baba, yoğun çalışınca ve günün büyük bir bölümünde çocuklarının yanında olamayınca çok doğal olarak çocuklarını emanet ettikleri kişinin ya da kurumun yapısından çok kendi kontrollerine güvenmek isterler. Bu kontrol isteği de bence normaldir çünkü çocuğun birincil sorumluluğu ebeveyndedir ve içi rahat bir şekilde çocuğunu gözlemlemek istemesi anormal bir durum değildir. Günümüz şartlarında işini iyi yapan bakıcı ve kurumları bir kenarda tutarsak, bakıcılar ile ilgili talihsizlik yaşayan anne babalar olmuştur ya da çocuğu serviste unutulan ebeveynler… 

    Sırf saati olduğu için yardım isteyen ve bu şekilde kurtarılan öğrenciler…

    Fakat her konuda olduğu gibi bu konuda da sınırlarımızı çizmek ve durmamız gereken yeri bilmek “yine çocuğumuzun iyiliği için” çok önemlidir.

    Hiç unutmam birkaç sene önce bir öğrencimde şöyle bir davranış gelişmişti;

    Arkadaşına onaylamayacağımı düşündüğü bir davranış ya da söylemde bulunduktan sonra panikle (ama paniğini gülümsemesi ile gizlemeye çalışarak) ve oldukça şirin bir yüz ifadesi ile:

    • Öğretmenim, ben arkadaşımın çantasından kalemini aldım sonra yere düşmüş kırılmış ama ben kırmadım. 
    • Öğretmenim, ben şunu… yaptım ama bir daha yapmayacağım.
    • Öğretmenim arkadaşıma şöyle söyledim ama sonra konuştuk anlaştık…

    Bu öğrencim hiç abartısız nerdeyse her teneffüste yanıma gelir ve belki de benim hiç fark etmeyeceğim bir hatasını devamlı bana açıklar ve arkadasından “uyarı” istemediği için hemen çözümünü anlatırdı.

    Uzun süre düşündüm. Sorun nedir? 

    Neden bu kaygı? 

    Neden bu uyarılma endişesi? 

    Onu görmedin zamanlarda bile benim hatasını fark etmiş olabileceğimi düşünmesine sebep olan ne olabilir? 

    Böyle durumlarda önce kendimi sorgularım. Acaba sınıf içinde bi olaya gereğinden fazla mı tepki verdim? İnsanız ya…

    Acaba bir yerde kendimi yanlış mı anlattım? Çocuk ya, algıları bambaşka…

    Sonra veli toplantısında aileye şunu sordum:

    • Öğrencim okuldan eve geldikten sonra neler yapıyor? Aldığım cevap:
    • Hocam anne de ben de eve geç geliyoruz. Olum/kızım eve gittiğinde bakıcı onu karşılıyor. Yemek yedikten sonra dersine oturması gerek fakat bazen tv ye dalıyor. Kameradan bakıp arıyorum evi. Oğlum/kızım seni kameradan görüyorum. Hemen dersinin başına …

    Devamını anlatmama gerek yok sanırım.

    Ama biraz empati yapalım. 

    Eviniz sizin mahreminiz ve en rahat hissettiğiniz yer olması gerekir. Akşam işten eve dönüyorsunuz. Yemekten sonra dinlenmek için şöööyle bir koltuğa uzanıyorsunuz. Arkasından telefon çalıyor. Anneniz ya da babanız:

    • Kalk çabuk. Seni izliyorum burdan. İş yerinde tamamlayamadığın evrakları tamamla hemen. Kapat tv.yi…

    Burada ciddi soruna neden olabilecek durum şudur:

    1. Hangi zamanlarda izlenmediğimi bilmiyorum.
    2. Mahremim yok.
    3. Her an kontrol altındayım.
    4. Her an izlendiğim düşüncesiyle öyle iç içeyim ki, uyarı almamak adına kontrol mekanizması ne derse onu yapmalıyım.

    Sizler çocuklarınızla aynı ev içerisindeyken, çocuğunuz yan odada sizlerin kendisini göremeyeceğini bilir. Fakat siz evde yokken kamera hep ordadır. Bir göz tarafından devamlı izlendiğini düşünmek ciddi sosyal ve duygusal sorunlara neden olabilir. Gözümüz elbet hep onların üzerinde olur. Fakat çocuklarımızı izlediğimizi onlar bilememeli. Her an işi gücü bırakıp onları izlemenin anormalliğinden bahsetmiyorum tabii…

    Sonuç olarak velim ile kameranın amacı ile ilgili bir konuşma yaptık. Bunu öğrencim ile evde konuşmalarını rica ettim. Sonrasında bir daha kameradan bir davranışı görüp aramamaları gerektiği konusunda anlaştık. Tabii öğrencime de şu açıklamayı yapmak en önemlisiydi: Biz seni izlemiyoruz. Bizim de iş yerimizde kendi görevlerimiz var. Onlarla meşgulüz. Sen bizi aradığın zaman kameradan sana bakacağız. “Yardıma ihtiyacın vardır.” diye düşünerek…

    Sonuç olarak bazen,  iyi niyet kötü sonuçlar doğurabilir. Çocuklarımız anne rahminden çıktıkları andan itibaren, bizlerden bağımsız ve kendilerine yetebilecek güçte bireyler olmaları için elimizden geleni yapmalıyız. Bazen göz göre göre düşeceklerini bilsek de, kalkmayı öğrenmeleri için aşırı bir müdahale göstermeyeceğiz. Bizler çocuklarımıza hayatları boyunca bir rehber ve en zor zamanlarında sığındıkları liman olabiliriz. Ama asla “koruma” adı altında baskılayan ve yönetmeye çalışan bir tutumla onlara bir fayda sağlayamayız. Özetle: doğduktan itibaren elektronik bir göbek bağıyla onları besleyemez, ancak kişiliklerini (benliklerini) zedeleriz. Her şey kararında fayda sağlar.

    Sevgiler

    Derya AMAÇ

  • Akademik

    Çocuğum Yazı Yazmak İstemiyor

    Çoğunlukla bu isteksizliğin 2 nedeni vardır:

    1. Biyolojik nedenler
    2. Sosyal nedenler

    Bizim için çok basit görünen “yazma” işlemi, ilkokula yeni başlayan çocuğumuz için daha zor olabilir. Özellikle erkek çocuklarında daha geç gelişen ince motor kas becerileri (parmak kasları buna bir örnek), kalemi tutarken, küçücük alana yeni öğrendiği sesi hem de yönüne uygun bir şekilde sığdırmaya çalışırken ciddi bir efor harcar. Bu kısmı nedenlerin biyolojik olanıdır. Yani kas gelişiminden kaynaklı, çocuk çabuk yorulduğu için isteksizdir.

    İşin kötüsü çizdiği harfin hatalarını da net bir şekilde gördüğünden, iyi yazamadığını düşünür, yapmakta zorlandığını fark eder ve motivasyonu düşer. Bir de başında devamlı, ona yanlışını gereğinden fazla vurgulayan, her hatasını düzelten, mükemmeliyetçi, güzel yazdığı harfler için onu taktir etmeyen, yazdıklarını silen ya da yırtan bir ebeveyn varsa; kim yazmak ister ki?

    Zaten bir cümle için çok emek harcamıştır ama yazmak için uğraştığı kelime hem beğenilmez hem de silinir gider. İşte bu kısmı da sosyal nedenidir. Çocuk, yazdığı yazının çevresi tarafından beğenilmediğini düşünür ve çoğunlukla düzeltildiği için yazmaya isteksizdir.

    Öncelikle çocuğun penceresinden bir bakalım:

    • İlkokula başlamadan önce okuma-yazma ile ilgili bu kadar sembol ve kural yoktu. 
    • Şimdi hem okuma hem yazmayı daha fazla yapıyoruz.
    • Daha küçük satırlara o harfleri sığdırmam lazım. 
    • Yazarken bir yandan da harflerin yönü doğru olmalı.
    • Parmaklarım, yazarken gerçekten çok yoruluyor.
    • Bu uzun yazıları yazmak düşüncesi bile beni strese sokuyor çünkü başarabileceğimden emin değilim.
    • Peki ya bu yazdığımı da beğenmedikleri için silerlerse… O zaman baştan mı başlamam gerek?
    • Bazen de bakmadan yazmam gerekiyor ama ya “atlet” derse annem… Onu henüz bakmadan yazmayı bilmiyorum…

    Peki ne yapabiliriz? 

    • Her gelişim döneminde yaptığımız gibi, hızlı bir sonuç beklemek yerine okuma-yazma sürecinde de ona zaman verelim.
    • Hevesini kıracak olumsuz söylemlerden olabildiğince kaçınalım.
    • Hatasını söylerken, mutlaka olumlu bir dil kullanalım. Örn: “e” harfini çok beğendim, belki biraz “t” üzerinde durabiliriz ama eminin kısa bir zamanda onu da çok güzel yazacaksın. 
    • Yazdığını silerken kendisine soralım ya da nedenini açıklayalım. Mecbur kalmadıkça silmekten kaçınalım. Örn: “Emek verdiğin için silmeyi hiç istemiyorum bu sözcüğü ama daha iyisini yapabileceğine eminim.”
    • Yorulduğunu söylediğinde “makul bir süre sonra” kısa molalar verelim.
    • Çabası için onu taktir edelim.
    • Çocuğumuza güvendiğimizi hissettirelim.

    Tüm bunların dışında yazı yazdığı ortamda rahat olduğundan emin olalım. (Masa-sandalye boyutu, rahatlığı, uygun bir kalem ve sessiz bir ortam.)

    Çocuklarımızla empati kurmaya çalışırken beden ve algısı gelişiminin bizden çok farklı olduğunu unutmayalım. 

    Sevgiler

    Derya AMAÇ

  • Akademik

    Çocuğum Hakkını Arasın


    Öğretmenlik hayatımda öğrencilerimle ilgili en çok zorlandığım konulardan birisi; çocuklara sınırları ile ilgili farkındalık oluşturma süreçleriydi. Çocuklarımın ciddi bir çoğunluğu haklarını çok iyi biliyordu. Bu durum bana muazzam bir mutluluk veriyordu çünkü biliyordum ki o çocuklar büyüdükleri zaman bu ülkenin bir ferdi olarak kimseye haklarını yedirmeyeceklerdi. Haksız olan güçlü olmayacaktı belki artık. Çocuklarımın haksızlık karşısında seslerini yükseltmesi bu yüzden hep bir bakıma umutlarımı yeşerten bir durum olmuştu. 

    Fakat bu süreçte rahatsızlık veren bir detay vardı.  Aslında çok da önemli bir detaydı bu. 

    Evet! Çocuklarım kendi haklarını çok iyi biliyorlardı, ama bazıları için başkalarının haklarının hiçbir önemi yoktu. 

    Peki bireyin kendi hak ve özgürlüklerinin sınırı nerede çizilmeliydi?

    Çocuklarımızı dış dünyadan korumak için onlara haklarını aramayı öğretirken; aslında istemeden başkalarının hakkını yiyen bireyler haline mi dönüştürüyorduk? 

    Çocuklarımıza başkalarının haklarını önemsemeyi nasıl anlatacaktık?

    Böyle durumlarda evde nasıl bir ortam olduğunu bir öğretmen olarak hep çok merak ediyordum. Ne görüyordu da çocuklar, düşünce yapıları bu yönde bu derece coşkuyla gelişirken, empati yönleri bu kadar zayıf kalıyordu?

    Konu tamamen sınır koymakla alakalıydı. 

    Kendi çocukluğundaki eksik yaşantılarını ya da bir şekilde eksik kalmış nesneleri (bir oyuncak, bisiklet vb.), kırgınlıklıklarını, haksızlığa uğramış o küçük hallerini onarmak için ebeveynler kendi çocuklarını seçiyordu.

    Belki söylediğim çok mantıksız gelecek ama birçok ebeveyn aslında kendi çocukluğunu onarmak ve bilinçaltını rahatlatmak için çocuklarını kullanır. 

    • Bana almadılar ama ben çocuğuma alacağım.
    • Bana yapılanların çocuğuma yapılmasına asla izin vermem.
    • Ben iyi okullara gidemedim ama o gidecek. 
    • Bana bu imkanlar sunulmadı ama ben çocuğuma sunacağım.
    • Benim gibi olmasını istemiyorum.

    Sevgili Ebeveynler,

    Herkes çocuğu için elbet en iyisini ister. En iyisini de elbet yapmaya çalışırız, yapmalıyız da… Ama bu hikayenin kahramanı siz değilsiniz, çocuğunuz.

    Ona sınır koymamanız ya da tüm dünyayı ayakları altına sermeniz, sizi daha iyi bir ebeveyn ya da daha iyi bir çocukluk geçirmiş mükemmel bir yetişkin yapmayacak. 

    Anne-baba olmadan önceki deneyimlerimiz, yaşadıklarımız, ailemiz ve izlerimiz ile barışmak bence çocuğumuz için en sağlıklısı olacaktır.

    Böylece gerektiği yerde ona sınır koymalı ve başkalarının haklarının da olduğunu hatırlatmalıyız. 

    En çok da anne-baba olarak sınırlarımızı çekmeli ve yeri geldiğinde her şeyi ona açıklama şansımız olmayacağı ve zamanı gelinceye kadar bize güvenmesi gerektiğini anlatmalıyız.

    Sevgiyle Kalın

    Derya Amaç

  • Akademik

    Bebeğime Neden Kitap Okumalıyım

    1. Dil ve okuryazarlık becerileri birbiri ile ilişkili olup bebeklikten itibaren gelişim gösterir.
    2. İlk 3 sene dil gelişimi için kritik bir dönemdir. Özellikle bu süreci iyi değerlendirmek gerekir. Bu dönemde bebeklerin algıları çok açık ve öğrenme hızları yüksektir. Dil gelişimi ile ilgili, telaffuz, farkındalık, görsel okumaya, kitaplara olan ilgi, iletişim ve sözcük dağarcığının temellerinin atıldığı bir dönemdir.
    3. Çocuğunuzla sosyal etkileşim kurmanın bir yolu da ona kitap okumaktır. Çocuğunuzla ne kadar çok iletişim kurarsanız, bağınız o kadar kuvvetlenir ve birçok konuda çocuğunuzu daha iyi anlayıp, doğru yönlendirmelerde bulunabilirsiniz.
    4. İletişim becerilerini kuvvetlendirmiş olursunuz. Böylece kendini ifade ederken daha rahat ve öz güvenli bir birey olabilir
    5. Çocuğunuzu okula hazırlamış olursunuz. Öğrenmekten okumaya, okumaktan öğrenmeye kolay bir geçiş yapabilirler. Kitaplar ona daha yakın olur ve okumanın birçok bilginin kapılarını açan bir anahtar olduğunu bilerek okumaya-yazma öğrenimine daha ilgili olur.
    6. Etkin dinleme ve dikkat becerileri gelişir. Dinlerken sorular sorar ya da kendince sorgular. Her sorgulama yeni bir zihinsel şemayı da beraberinde getirir. Aslında çok basit gibi görünen bu kitaplarla çocuğunuzun karakterini şekillendirirsiniz.
    7. Kitaplardaki karakterler sayesinde çocuk kendisinin ve başkalarının duyguları anlamlandırmayı öğrenebilir. Beden dili, sözcükler, duygular arasında görsel okuma yaparak bağ kurar ve bunu gerçek hayatına yansıtarak empati yeteneğini geliştirir.
    8. Hikayelerden dersler çıkarabilir. Farklı deneyimleri görme şansı olur. Farklı hayatları, karakterleri, olayları, davranışların sonuçlarını, iyiyi, kötüyü, bazen her ikisini bir arada, bazen de tehlikeli ya da güvenli olanı görebilir. 
    9. Farklı bakış açıları kazandırır. Her hikaye, her karakterim gözünden farklı yansıtılır, işte empati ile kastedilen de bir bakıma budur. 
    10. TTT üçgeninden (tablet, televizyon, telefon) onu uzaklaştırır. Bazen bir karakter tv de izlemektense hayalinde kurgulamak daha keyiflidir. Bu nedenledir ki filmi çekilen hiçbir hikaye kitabı kadar etkileyici gelmez. Çünkü en güzel hikaye hayal gücümüzle yazdığımızdır.
    11. Hayal dünyası genişler ve hayal kurma becerisini arttırır. Bazen bitmeyen bir hikayeyi birlikte tamamlarsınız, ya da sonunu tahmin etmeye çalışırsınız. Belki resmi olmayan bir karakteri çocuğunuz zihninde çizer. 
    12. Eğlenceli vakit geçirir çünkü kitap okuma bazen bir dramaya (canlandırma) dönüşebilir. O sırada bir başkası olup, bambaşka bir hikayeye dahil olabilirsiniz. Emin olun bazen kendi hayatınızdan sıyrılıp çok uzaktaki bir masal köyünün kraliçesi olmak size de iyi gelecektir.
    13. Sakinleşmesine yardımcı olur çünkü kitaplar her insanı bulunduğu ortamdan başka bir yere götürme gücüne sahiptir. 
    14. Belki hayatında hiç görme şansı olmayacağı ülkeleri, iklimleri, hayvanları görme şansı olur. Sonuçta bir kutup kurdu görmek için hiçbir zaman erken değildir.
    15. Çünkü yapabilirsiniz.

    Sevgiler

    Derya Amaç

  • Akademik

    Yemek Yemiyor

    Bebekler / çocuklar 2 nedenle yemek yemez:

    1. Biyolojik nedenler
    2. Psikolojik nedenler

    Eğer tüm testler yapıldığında doktorunuz bir sorun görmüyorsa büyük ihtimalle yemek yerken isteksiz olma nedeni psikolojiktir.

    Her insan hayatta kalma iç güdüsüyle doğar.

    Dolayısıyla beslenme zorunlu bir ihtiyaçtır.

    Ben psikolog değilim. Yanlışım varsa düzeltin lütfen:

    • Bir çocuk istemediği halde ağzına zorla yemek itelemeye çalışmak ne kadar sağlıklı?
    • Bu fotoğrafta sorun yetişkinde mi yoksa çocukta mı sizce ?
    • Çocuk tadını sevmemiş olabilir.
    • Ağzına pütür gelmiştir, yutmakta zorlanmış ya da rahatsız olmuş olabilir?
    • Karnı aç olmayabilir.
    • Diş çıkarıyor olabilir.
    • Başı ağrır, karnı ağrır söyleyemez, iştahı yoktur o esnada tüm bu nedenler olabilir.

    Bazen onların konuşamadığını ama yaptıkları her eylemin bir nedeni olduğunu ve bir birey olduklarını unutuyoruz.

    Kandırarak bir iki kaşık daha vermeye çalışmayı hepimiz yapıyoruz zaman zaman. Çocuk oturmak istemiyordur masada iki kaşık daha yesin diye oyunla yedirmeye çalışırız.

    Ama her şeyin bir sınırı vardır.

    Bedeni üzerinde gereğinden fazla hüküm kurmak, çocuğu baskılamak ve yok saymaktır.

    Belki biraz fazla sert olabilir dilim bu konuda şimdiden üzgünüm fakat çocuğun burnunu kapatıp, nefes almak için mecburen ağzını açtığında kaşığı ağzına sokan yetişkinler gördü bu gözler. Çocuğa verilen mesaj:

    • Senin bedenin üzerinde bir hükmün olamaz aç olup olmadığına ya da bir şeyi isteyip istememediğine ben karar veririm. 

    Bir de ilkokula gitmesine rağmen hala kendi yemeyen güzel çocuklarımız var. Anne yanında refakat ediyor ve hızlıca bitsin diye yemeği kendi yediriyor habire. Sanki yemek yemek aradan çıkması gereken ve hızlıca hallolması gereken bir angaryaymış gibi…

    Hatta tv karşısında ne yediğinden haberi olmadan annesinin yedirdiklerini sorgulamdan yemeyi kabul etmiş kuzular.

    Bazen diyorum ki keşke televizyonlar, telefonlar, tabletler birden yok olsa yeryüzünden.

    İnsanlar ailece masada otursa, herkes kendi tabağıyla meşgul olsa. Çocuk anne babasını görerek yemek yemeyi öğrense. O masada sohbetler olsa, sıkıntılar, mutlu anlar paylaşılsa. 

    Ama şimdiki çocuklar anne babayı da pek yemek yerken görmüyor. Anne hızlıca çocuğu yedirip aradan çıkarıyor o eylemi ki, kendisi rahat rahat yiyebilsin.

    Özetle kendi şahsi düşüncem:

    1. Bırakın elleriyle yesin, masasını, yerleri batırsın. Her dönemi o kadar hızlı geçiyor ve o kadar hızlı büyüyorlar ki. Bir bakıcaksınız her geçen gün daha da az kirleniyor masası.
    2. Bırakın yemek seçsin. O da bir birey ve o gün bamya yemek istemediyse sevdiği bir meyveyi ya da makarnasını yesin. Bebekler de bizler gibi belli dönemlerden geçebilir. Bir anı bir anını tutmayabilir. Söyleyemediği bir sıkıntısı olabilir. Evet uğraştırıcı ama sonucuna değer.
    3. Kaşık verin eline, kendi yemesi için onu destekleyin. 
    4. Yediği yemeklerin isimlerini söyleyin mutlaka ve tatlarını tarif edin. “Bu pekmez oğlum/kızım biraz tatlı. Peynir daha tuzlu. Çorba sıcak, limon ekşi.” Çocuk ne yediğini bilsin. Ne istediğine karar verebilsin. Şimdilerde Sarp 16 aylık. Yeni gördüğü yemeği parmağı ile işaret ediyor ve “Hmm?” diyerek benden tarif etmemi istiyor. Adını, tadını, içinde ne olduğunu anlatıyorum.
    5. Sizi yemek yaparken izlesin. Öğrenme kulesinde ya da sandalyesinde; yemek yaparken, içine koyduğunuz besinleri öğrenmesi yemeğe karşı olan ilgisini arttırabilir. Örn; birlikte kek yapıyoruz; karıştırma ve un, kabartma tozu ekleme görevi Sarp’ta. Karışımı hemen yemek istiyor ama pişene kadar sabretmek zorunda. Bu bekleyiş bile keki daha kıymetli bir hale getiriyor.
    6. Sevdiği şeylerle bir arada yedirmeye çalışıyorum bazen de sevmediklerini ama kandırmak kolay olmuyor her defasında. Tabii ki pes eden ben oluyorum. Onun istekleri karşısında pes etmek aslında ona saygı göstermek ve bu bizi daha kötü değil daha iyi bir ebeveyn yapar emin olun.
    7. Çocuğunuzun TTT (tablet, tv, telefon) karşısında ne yediğini bilmeden yedirmek yerine; yemek yemenin tadına vararak ve bundan keyif alarak yemesi için lütfen destek olalım. Çocuk yediğini görmeli, tatmalı, dokunmalı ve tanımalıdır. 
    8. Hangi karışımlarım bir arada lezzetli olabileceği konusunda ona fikir verin. Krebini bala batırıp yiyebileceğini gösteriyorum bazen. Bazen de çorbasına limon sıkabileceğini…

    Peki ben çok mu mükemmelim?

    Tabii ki hayır.

    Çok zorlandığım zamanlarda telefondan müzik açtım ama ekranını masada ters çevirdim. Şarkı söyleyerek yemek yedik. Bir yandan hayvan seslerini tarif ettim. 

    Bazen çok strese girdim, insanız her an sakin ve çok huzurlu olmuyor. O zaman da kendimi mutlu eden müzikler açtım ya da baktım stres oranım yüksek ve Sarp yemiyor, anında yemek yedirmeyi bıraktım ve yarım saat, bir saat sonra meyve-yoğurt denedim. Çünkü o şekilde hala yemek yedirmek için uğraşmak hem çocuğuma hem de bana zarar verecek bir ortam oluştururdu. 

    Çocuklar bizlerdeki stresi hemen hisseder. Önce biz mutlu ve huzurlu kalmak için kendimize alanlar yaratacağız ki bu huzuru bebeğimize aktarabilelim. 

    Sağlıkla Kalın

    Derya AMAÇ

  • Akademik

    Konuyu Bir Türlü Anlamıyor!

    İlkokul 2. Sınıfa yeni geçmiş olan öğrencimle matematik çalışıyoruz. Konu “Doğal Sayılar” ve öğrenciden beklenen bilişsel beceri ise;  belirtilen iki çokluğun bir diğerinden ne kadar az ya da fazla olduğunu işlem yaprak bulması.

    15 sayısı, 7 sayısından kaç fazladır?

    Sizin için çok basit değil mi? Hemen çıkarma işlemi yap ve aradaki farkı bul. 

    Ama çocuklar için durum o kadar basit değil maalesef. Her çocuğun gelişim hızı aynı olmamakla beraber kimi çocuk bu sorunun mantığını hızlı bir şekilde kavrarken, kimisi anlamak için o kadar uğraşmasına rağmen sanki ilk defa soruyu görüyormuş gibi bakmaya devam edebilir. Bu durum bize çocuğun zekası ile ilgili değil, bilişsel gelişimi ile ilgili bilgi verir.

    Nesneleri büyüklüklerine göre kıyaslama veya sıralama becerisi; ilkokulda (7-10 yaşları arasında) edinilir. Kimi çocuk 8 yaşını doldurmadan, kimisi de 9 yaşın içinde bu beceriye sahip olabilir. 

    Örnekle açıklamak gerekirse; eşit yürüme alıştırmaları deneyimine sahip iki bebekten biri yaşına girmeden yürürken, diğeri 13 aylıkken yürüyebilir. Bu tamamen bebeğin bilişsel anlamda hazır olmasıyla alakalı bir durumdur.

    Bkz. 👉🏼 Bilişsel Olgunluk

    Eğer ben 7 aylık bir bebeği yürütmeye çalışırsam ve bunu yapamadığı zaman zeki olup olmadığını sorgularsam; anormallik bende mi olur, bebeğimde mi? 

    İşte tam olarak da bahsettiğim durum, çocuğumuzun hayatının yalnızca bebeklik döneminde değil, ergenlik de dahil birçok döneminde söz konusudur.

    Bazen siz en iyi şekilde somutlaştırarak anlatsanız bile, çocuk bilişsel anlamda hazır değilse konuyu kavrayamayabilir.

    Peki ne yapmalı ?

    • Kendisinde bir sorun varmış gibi “Kaç defa anlattım, niye anlamıyorsun, dinlemiyor musun sen beni?” gibi söylemlerle güven kırıp, kötü hissettirmeyelim.
    • Karşımıza elbet çıkmaya devam edecek olan bu soruları somutlaştırarak, çocuğun aktif olmasını sağlayarak anlatmaya devam edelim.
    • Çocuğumuza zaman verelim ve ona güvenmekten lütfen vazgeçmeyelim.

    Sevgiler

    Derya AMAÇ

  • Akademik

    Yeme Beni !

    Bazen yetişkinler olarak karşımızdakinin çocuk olduğunu unutup, hayatı bizim gibi algıladıklarını zannediyoruz. Böyle zamanlarda kafası ciddi anlamda karışmış bir çocuk gördüğümde gerçekten üzülüyorum.

    Hemen konuya giriyorum.

    Ah şu deyimler, ah şu benzetmeler !

    50’li yaşlarında tatlı mı tatlı bir hanımefendi yeni tanıştığı 3,5 yaşındaki Eda’ya şirinlik yapmak istiyor ve Eda kendisiyle ilgili bir şeyler anlattığı sırada hanımefendiden cevap:

    -Yeme beni! (Kahkahalar)

    Eda kocaman olmuş gözlerle, şokla hanımefendiye bakıyor ve:

    -Ben yemek yiyorum ki!

    Hanımefendi:

    -Kahkahalar…

    Bu esnada Eda kahkahaları da anlamlandırmaya çalışır bir ifade ile biraz kızgın biraz şaşkın…

    Günlük hayatta o kadar çok karşılaşıyorum ki bu tür diyaloglarla:

    -Dikkatini ver! 

    -Dilin ne kadar uzun!

    -Ay yicem o ağzını!

    -Senin bacaklarını kırarım!

    -Dilini tut…. ve daha birçoğu

    Dilinin uzun olduğunu söylediğinizde, gerçekten dilinin diğer insanlara göre ölçü birimi olarak daha uzun olduğunu düşünen bir çocuğun yerine koyalım kendimizi.

    Ya da bacaklarını gerçekten tutup kıracağınıza inanan…

    Peki ya ağzını gerçekten yerseniz?

    Çocuk için hiç olmadık yerde, sohbet gayet normal ilerlerken birden böyle anlamsız ve şok edici cümleler duyması nasıl hissettirir acaba?

    Bir de üzerine gülüşmeler; sizin anlayamadığınız bir durum olduğunu hissetmeniz ve küçümsenme hissi.

    Peki neden mi böyle?

    Daha önce de bahsettiğim gibi 11 yaşına kadar çocuklar “Somut işlemler döneminde” kabul edilir ve soyut olan bu benzetme ya da deyimleri doğru algılayamazlar.

    Birey yetiştirirken hep daha fazla zamana ihtiyacımız vardır.

    İşler asla hızlı ilerlemez.

    Olayları doğru bir şekilde açıklamak için zaman verelim.

    Seviyesine inelim,

    Empati kurarak, doğru sözcükleri seçelim.

    Sevgiyle Kalın

    Derya AMAÇ

  • Akademik

    Uykudan Önce 4 Soru

    Yoğun ve yorucu bir günden sonra akşam olduğunda tek istediğimiz şöyle ayaklarımızı uzatıp dinlenmek.

    Ama çocuğumuzun sağlıklı beslenmesi için yemek düşünülmeli

    Yine temiz giysiler giyebilmesi için çamaşırlar yıkanmalı

    Bir de ödevleri unutmamak lazım…

    Peki ya en önemlisini atlıyorsak!

    Biz yanında değilken onu duygusal anlamda gerçekten olumsuz etkileyen bir olay yaşamışsa ve yönlendirmemize ya da desteğimize ihtiyacı varsa…

    Her bebek doğuştan getirdiği bazı karakter yapıları  ile doğar. Bizler ebeveynler olarak olumsuz olanları törpüler, olumlu davranışları kazandırmaya çalışırız.

    Ama okula başladığı anda artık her an onun çevresinde olamayız. 

    Olmamalıyız da zaten. İnsan sosyal bir varlıktır ve üç yaşından itibaren sosyal yaşamında ailesinden bağımsız bir birey olmayı öğrenmesi gereklidir. 

    Peki bu durumda ne yapalım?

    Aslında çok basit bir yöntemi var.

    “Çocuğumuzla sağlıklı bir iletişim kurmak.”

    • Öncelikle çocuğumuz bizden korkma-malı. Korku bir eğitim yöntemi değildir. Maalesef hâla toplumumuzda çocuğun, anneden veya babadan çekinirse yanlış yapmaktan da çekineceği düşünülmektedir. 
    • Korku yalnızca aile içerisindeki paylaşımı azaltır ve çocuğumuzu yalan söylemeye iten bir duygudur.
    • Ona “Her şeyi ailesi ile  paylaşabileceğini  söylemeli ve doğrusu ya da yanlışı ile onu sevmeye devam edeceğimizi hissettirmeliyiz.” 
    • Çocuğumuza, “başkalarına zarar vermediği sürece” hata yapmanın doğal olduğunu ve hayatın bir parçası olduğunu anlatmalıyız. Bu kısmı çok önemlidir; böylece kendi sınırlarının bittiği yerde, bir başkasının sınırının başladığını bilmeli ve herkesin alanına saygı göstermeyi öğrenmelidir.
    • Her akşam çocuklarımızla günün nasıl geçtiği hakkında mutlaka konuşmamız ve paylaşımda bulunmamız gerekir. 

    Yukarıdaki maddeler sağlandıysa; her gün uyku öncesi 4 soru:

    1. Bugün seni en çok mutlu eden şey ne oldu?
    2. Bugün seni üzen bir olay yaşadın mı?
    3. Bugün ne öğrendin?
    4. Benimle paylaşmak istediğin bir şey var mı?

    Biz de kendi günümüzden, yaşına uygun olan anılarımız ve duygularımızdan bahsedebilir; çocuğumuzla sağlıklı bir bağ kurabiliriz.

    Sevgiyle Kalın

    Derya AMAÇ